22 Ekim 2011 Cumartesi

yağmur her zamanki gibi gecikmişti
mazereti bulut
mavisi karasına katık edildi
devrik cümlelerden geriye kalan enkazı önüne katarak
şehrin paslı logar kapaklarından süzüldü gece.
düşler savurdum küfürden beter
marazı mazisinden emanet.
her yakarış yeniden yankılandı en bilindik bedende
her yolculuk son buldu en umulmadık molada...

8 Eylül 2011 Perşembe

Lamekan

yaz, çocukluktan kalma bir hatıra
içimde hazan sancısı
derinlerde bir hançer
vurgun yemiş benliğim
haykır üstüme üstüme
yüzün paramparça
nefesin dilimin ucunda
kimi öpsem uçacak.
o an sesin tutundu yakama
uçurumlar intihar oranlarındaki düşüşten şikayetçi
postacılar parfümsüz mektuplardan
hesapsız, şafaksız bir bekleyiş arafta
metal kadar soğuk kin
ellerin kadar uzak tin
hudutsuz gecede
lamekan düşlerde
bir huzurevi yangını gidişin
senden payıma düşen bir çift söz
olmadı işte olamadı…

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Adı Hoşçakal

tanrılar gidiş yoluna puan vermiyor
taşıdığımız taşlar hep kafamıza düştü
isyana mecal mi kaldı sisifos
yüreğin depreminde
solunum yolları kör düğüm
eller titrek
richter şaşkın
seni benden alsalar
yine bir eder mi?
ben beni terk etsem
nehirlere karışsam
denizler kabul eder mi?
tasvirlere sığmıyor
taşıyor keder
sonbaharın amortisi belli belirsiz bir tebessüm
yırtılır gözümün perdesi
üstüme düşer geceler
kuşanırken kifayetler yetersizliği
boylu boyunca uzanır sus
sen bilmezsin buraları
yanlış anlaşılmasın diye
insanın yüzüne bile bakılmaz
elalem ayıplamasın diye
musibet bir özleme sarılır bira şişeleri
yolu düştür
teni veba
adı hoşçakaldır buraların

18 Ağustos 2011 Perşembe

istedin baharı getirdim
istedin güneşler doğurdum
istedin  şairlerin parmaklarını kırdım
istedin şiirler yaktım
istedin bir adam öldürdün.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

ne dedim ki ben şimdi

 nasıl başlasam nerden başlasam bilemiyorum.
 sanırım en geçersiz sebep bir şeyi bilememek. hayata nerden başlayacağını nereye savrulacağını bile... samimiyetime kendimi öyle bir inandırmışım ki benden çok daha samimi insanların olabileceğini geç fark ettim ve bu insanların hayatlarının yaşanılabilir olduğunu görmem tam bir facia .  günümüzün rock starları bu insanlar. her an ulaşabilecekmişiz gibi duran binlerce takipçisi olan yüzlerce facebook arkadaşı olan ve her yaptığı takip edilen insanlar.

 bir çoğumuzun hayaletten farkı yokken onlar yaptıkları iyi veya kötü yorumlanan insanlar. sanırım ilgi kütlesel bir şey ve hepsini bir yere kanalize edersiniz diğer insanlar için yalnızlık baki kalıyor. her mahallede bir milyoner olmadı ama her mahallede bir tane isimsiz artist oldu.  bu kadar global bir etkileşimde olduğumuz sosyal kelimesinin sakız olduğu bir çağda hepimiz bir kara kutuyuz aslında biriktirdiğimiz, sakladığımız o kadar çok şey var ki. ve biz aslında kaybedenler kulübü bile değiliz sinyorita biz yalnızlar kulübüyüz.
 aidiyetlik duygusu büyüme hormonunda bağımsız işleyen hatta körelen çoğu kez zaman mekan kavramı allak bullak olan varlığının sebebiyetini bile hayatındaki herhangi bir varlığa adayamamış insanlar. bu bir seçim değil sinyorita

 hayat öyle kişisel gelişim kitaplarındaki öğütler gibi de değil, karma felsefesi de değil, hele hele arkadaş çevrenin realitesi hiç değil. bildiğin sosyal darwinizmin kuduz köpekleri ile dolu hayat.
 hayat boktan evet öyle bir bok ki pollyanna bile bileklerini keser, psikologlar çıldırır. palyaçolar makyajlarını silmeden uyur.


 ahaha carpe diem aşkım carpe diem diye dolaşan ibibikler hayatı moda dergilerinden, dizilerden takip edenler bunu hiç bir zaman göremez. ha bu durumu belki bazıları bilinçli yaşıyor haz alıyor bu boktan. ama kimisi hiç de haz etmiyor kimisi eylemsizliğin gücüne inanmış kimisi yorgun kimisi hep mağlup bu pislikten.
 
 bir sabah her şeyin güzel olacağı ile uyutulduk yıllarca. sen savaşmadan kimse senin için savaşmıyor zaten evrim buna izin vermez. zayıf olan her zaman ölmeli ise medeniyetinizin canı cehenneme. insan sadece homurdanan bir hayvandır sinyorita.

 ben sizin ailenizle yenen sabah kahvaltınız olmayacağım çünkü ben toplumsal yaşamın düzmece bir çıkarcılık olduğunun insanın doğaya karşı bir başkaldırı olduğunun farkındayım. ben kelimesinin özündeki narsistlik bile insanın diğer insanlardan nefret etmesi için yeterli olabiliyor bazen. insan olmanın erdemi varoluşçuluktan önce var etmekten gelir. yok edilen, sömürülen,  paralı uşakların kendine özgürüm dediği bir kara parçasında hangi güç beni kahkahanın tonundaki saflığa inandırabilir.


 asıl sorulması gereken soru biz bir şeye imreniyoruz ama neye? çoğumuz bu sorunun cevabını bulamadan ölecek.

 işte 21. Yüzyıl denilen uygarlık ve teknoloji çöplüğü tam da buna isabet etmektedir. bizler televizyon ve medya ile uyutulan zombileriz. sokak sokak taze et peşindeyiz pazardaki tüketiciler bizim ütülemek istediğimiz beyinlerle dolu. her gün birbirine benzemesi için defalarca bilgi kirliliğine maruz kalan insanlardan uyum sağlayanını kendimize yakın, uyum sağlamayanını öteki kabul ediyoruz. artık aynı ayakkabı modelleri gibi aynı insan modellerini de her köşe başında görebiliyoruz. üzerindeki hakimiyet kolaylaşsın diye insanın doğasına aykırı bir cinayet işleniyor yüzyıllardır. insanlık tek bir forma dönüştürülüyor. boka.

7 Ağustos 2011 Pazar

Yeraltından Sesler Korosu

bu gece bir kadın öldüreceğim
biriktirdiğim bütün şehirler şahidim
sarmaşıklar kimseye sırnaşmayacak
kurumuş dudaklarını yaseminler saracak
rahmini yırtarken prematüre sahiler
kan kusacak toprak
apansız bir iftiranın hasadını yiyecek kargalar
sürgün yemiş istikametinin ibresi mahşeri gösterecek.


bu gece bir çocuk öldüreceğim bütün aşkları şahidim
esaretini sırrına sarıp aç köpeklere atacağım
göğsünde ayrık otları bitecek
karanfiller hasedinden intihar edecek
sorgusuna sual edilmeyecek el tutuşmaların
nadasa bırakılacak ayak sesleri
pollyanna bileklerini keserken
balıkçılar psikologları dövecek
akıl hastanelerine daha yakın olacak evler
kim daha çok seviyorsa sevdiğiyle kalacak
dance me to the end of love çalacak bütün radyolar
.
 

3 Ağustos 2011 Çarşamba

İzinsiz Gösteri


Sen dinlesen de
ben anlatamadım kendimi
bari bir sigara ver de muhabbet koyulaşsın
kimi sevdiysek yandık köşe bucak
isi kaldı elimizde
izi kaldı yüreğimizde
onlar bilek kesenler
kilometrelerce uzaktan tanırsın
kelimelerinden, gözlerindeki ferden, şakaklarındaki enkazdan
onlar intiharı bile eline yüzüne bulaştıranlar
ölmeyi bile nedene bağlayanlar
bilmezler…
ölmek kefilsizdir.
yalnızlık şiirlerde ritüeldir
kurbanın gözleri açık
bilinci bıçak sırtı
akıl, o zaten hiç var olmadı
yürek desen komada
kıyametimin nüshası kayıp
aile kasabı bir seri katil lakabı
kader ile kederin bu kadar benzemesine
ne demeli?
sen ve ben tesadüf olamaz.
yağmura dur bugün yağma
şemsiyem yok diyemezsin.
ben sana aşkın muhasebesini yapamam sevgilim
bütün organlar iflas ederken
neden kalp kriz geçirir hiç düşündün mü?
sana tek tavsiyem
çocuk parklarına yakın olmasın evin
boşken çok şey anlatırlar
deccalin niyeti belli
ha sen, ha ben ne fark eder.
boğazına yumruk yemiş gibi kitaplar
hiçbir ayette yok münasebetinin karşılığı
tanrı? …
o zaten bütün best seller yazarlar gibi şöhretini perçinliyor.
şairin duası şiirdir sevgilim
oku! Bu bir emirdir
sev! Bu bir eylemdir
aşık ol! Bu bir izinsiz gösteridir.



30 Temmuz 2011 Cumartesi

Hiç


ne zaman bir yerlerde yağmur duası okunsa ağlıyorsun
neyin var diyorum
hiç diyorsun.
yüreğimde ödem
kirpiklerinden atlıyorum
yüzünün hüzünlü coğrafyasına
iliklerime kadar ıslanıyorum.
yer, gök çamur
topyekün bir savaş içimde
serseri kurşunlar alabildiğine ayyaş
inandığım, taptığım her şey çapraz ateşte
posta güvercini ölmeseydi savaş çoktan bitmişti.
hiçi hiçine ölüyoruz öldürüyoruz
hâlâ.
siperlerde sürünerek
maziye taşıyorum bir çift bedeni.
neyin var diyorsun
hiç diyorum.
dudak büküyorsun
bütün kadınlar ölüm kokuyor.
yere bakıyorsun
bütün kuşlar yerçekimine yeniliyor.
bana bakıyorsun
bütün aynalar infilak ediyor
maksadı sansürlenmiş
makaslanmış dilimin
oysa ki satırlara sığmayacaktı anlatacaklarım
mürekkep hafızası kadar işleyecektim adını kağıtlara
aforoz edecektim tüm sahipsiz hiçleri.

28 Temmuz 2011 Perşembe

Narkolepsi

can yakıyor kendine sövülen yalanlar,
sıvası dökülen gerçekler.
hayat bir alacaklı gibi dövüyor kapıyı
gün batımları haciz için
kalbimin odalarında
eski bir fotoğraf ve kırık kül tablası…
erteleniyor gün doğumları
cami avlusuna bırakılan bir piç gibi ağlıyor şiirler
ne için?...

aşk kadar pezevenk olmasa da
sevgi çok pelesenk bir kelimedir
inanayım istiyorum
devrime inandığım gibi
bir kadına inandığım gibi
ne zaman tekil bir cümle kursam
biber sürüyorum dilime
salgın gibi bulaşıyor histerik acılar

kalk uyan diyor;
ruhumu tenimden önce kavuran güneş
mutsuz sondan önce yatmayacak çocuklar
kızılderili atasözü kirlenmeyecek beyaz adamın dilinde
her gece ölüp her sabah dirilecek umutlar
eşikteki kadın geri dönmeyecek belki ama,
menekşeler de ağlamayacak artık diyor.

sadece dokunacaktım yüreğine

yol gözümü dağlarken
bir kuşku atardamarımda
göz torbalarımın ağırlığıyla çöküyor başım
uyuyorum sana.
 

26 Temmuz 2011 Salı

 ‘sözcüklerle’ takılmanın lüzumsuz olduğu gecelerden biri daha…             ne desen ismindeki küçültme ekinin travmasını taşıyacak cümlelere.     sus ve sarıl yalnızlığımıza.

22 Temmuz 2011 Cuma

 seni hayal gücüme bırakacak kadar güçsüzdüm. ortak bir kimya yakalamışken laboratuar yangınında tanınmayacak halde yok oldu kobay bedenlerimiz. devlet eliyle pasifize etmeselerdi sevginin gücü bireysel silahlanma kadar tehlikeliydi.

 - uzuuunnnn bir sessizlik -
 sen bir nokta koyuyorsun ben geceleri avunmak için yanına iki nokta koyuyorum.  tek tek ayıklıyorum nüfuz ettiğin kelimeleri DNA’ma kodluyorum sesindeki bıkkın tınıyı ve camdan bir kin besliyorum göğüs kafesimde nefes aldıkça kanıyorum. inanıyorum. dağarcığım tekrardan haz etmez aşkım canım bi’tanem??? sonra???

 – kısa bir sessizlik -  gidiyorsun –
 iç ses:  Aynı soğukluktayım ben aklım başka yerdeymiş gibi aslında değil! Kül tablasının içinde bir göçmenin hayali kadar yol kat ediyor. Cinnetin acizliği akabinde gelen sükunette olsa da susmak susamak gibi, yanlışları usulca kimse görmeden kabullenmek gibi.

 – mimiklerde grev var – geliyorsun –
 iç ses:  nefret söyleminden iç tüzük yapıyorum bütün hücrelerimin ezberinde. sen aşkın epistemolojik halisin sorularım şaşkın, cevaplar bilindik bir gerçeğin megolaman tekrarları.

 – kısa anlamsız bir bakış sonrası yere odaklanma –
 iç ses: Varlığın yokluğuma armağan olsun yelkovan akrebi geçtiği sürece ben yine ölürüm ziyanı yok. Pişmanlık yasası son çarem olsa da ben yine paşa paşa cezamı çekerim lüzumu yok.

 – sonsuz bir melankoli –
 dış ses: Ne istiklal mahkemesi ne engizisyon en iyisi sersiz başa muhakemesiz kör giyotin. 

14 Temmuz 2011 Perşembe

Yönetim ne halkındır, ne halk tarafından yapılır, ne de halk içindir. Her türlü otorite ve hiyerarşi sorgulanmalı ve bunların meşruiyeti ispatlanmalıdır... Meşruiyetini ispatlayamayan her türlü otorite gayrimeşrudur ve devrilmelidir. 
          N. Chomsky

12 Temmuz 2011 Salı


Dizginsiz bir yok oluşun habercisi yarınlar. Bir nihilist ağlıyorsa hayatın sandığın kadar kötü olmadığını anlarsın.
 Zaman her şeyi yok ederse beklemek hangi ekseni sapkının icadı. Olacak olan şu an oluyorsa beklemek göreceli değildir.
 Morgdan kireç çukuruna giden gölgesiz bedenin huzuru kaplasın geceyi. Amin. Sabrın sonunda kadavra bile canlanır fani yine bildiğini okur.
 Mazoşizm başkalarına yapılmasını istemediğin şeyi kendine yapmaktır aşık olmaktır.
 Bir kadının dudak kıvrımları düşünce balonları gibidir. Darağacının gölgesi o dudaklarda filizlenirken sen sonsuzluğuna inandığın bir sessizlikten sonra kimseye sarılamıyorsan ve o, hayatı bile bile sevebiliyorsa artık hangi günah kabul edebilir seni.

 

9 Temmuz 2011 Cumartesi

- Vicdan Rahatsızsa İtiraf Kaçınılmaz Olur - Albert Camus



 
Şunu ifade etmek istiyorum:

Yitirilmiş bir yoksulluğa -duygusallığa kapılmadan- özlem duyulabilir. Yoksulluk içinde yaşanmış yıllar bir duyarlık oluşturmaya yeter. Bu özel durumda, oğulun anneye duyduğu tuhaf sevgi, onun tüm duyarlığını oluşturur. Bu duyarlığın çok çeşitli alanlardaki belirtileri, çocukluğundaki maddi durumun, gizli kalmış anısı ile açıklanabilir (ruha takılıp kalan bir ökse).

 Bunları farkeden kişide bir minnet ve vicdani rahatsızlık ortaya çıkar. Yine bunlardan dolayı bir kıyaslama yapınca, kişi çevre de değiştirmişse, yitirilmiş zenginlikleri duyumsamaya başlar. Zenginlere gökyüzü, fazladan verilen, doğal bir armağan gibi gelir. Yoksullar için, gökyüzü, sonsuz lütfuna yeniden kavuşur.

 Vicdan rahatsızsa, itiraf kaçınılmaz olur. Kitap bir itiraftır, tanıklık etmem için gereklidir. Söyleyeceğim, apaçık göreceğim yalnızca tek bir şey var. Alçakgönüllü ya da gururlu insanlar arasında geçen bu yoksul yaşamda, bana yaşamın gerçek anlamı gibi gelen şeyi yakaladığıma eminim. Sanat yapıtları bunu ifade etmeye asla yetmeyecek. Sanat bana göre her şey demek değildir. Ama, en azından bir araçtır.

 Rahatsız eden utançlar, küçük korkaklıklar, öteki dünyaya (paranın dünyasına) duyulan bilinçsiz saygı da önemli. Yoksulların dünyasının tek değilse de, kendi içine kapalı, toplum içinde bir ada oluşturan ender dünyalardan biri olduğuna inanıyorum. Az bir çabayla, Robinson"culuk oynanabilir. Böyle bir yaşama gömülene, iki adım ötede bulunan doktorun dairesinden söz ederken, "orada" demek gerekir.


 10 Ekim.

 Değerli olmak ya da olmamak. Yaratmak ya da yaratamamak. Birinci durumda, her şey kanıtlanmıştır. İstisnasız, her şey. İkinci durum, tam bir Anlamsızlık"tır. Geriye en güzel intiharı seçmek kalır: Evlilik + 40 iş saati ya da tabanca.

 Kendimiz olacak zamanımız yok. Yalnızca mutlu olmaya zamanımız var.

 Devrimci düşünce, tam anlamıyla insanın, insanlık durumuna karşı çıkışıdır. Bu anlamda, çeşitli görünümler altında, sanatın ve dinin süregiden tek temasıdır. Bir devrim her zaman Tanrılara karşı gerçekleştirilir - Prometheus"tan başlayarak. Bu, insanın yazgısının üstünde hak iddia etmesidir, zorbalar ve soytarı burjuvalar bunun bahanesinden başka bir şey değildir.

 Kuşku yok ki bu düşünce, tarihsel eylemi içinde kavranabilir. Bunu kanıtlama iradesini göstermek, boyun eğmemek için Malraux"nun coşkusu gerekir. O coşkuyu kendi özünde ve kendi yazgısında bulmak çok basittir. Bu anlamda, mutluluğun fethini dile getiren bir sanat yapıtı devrimci bir yapıt olabilir.

"Papaz. - Neden insanlarla yaşanmasın, onlarla birlikte hareket edilmesin?
Manfred. - Ruhum onların varlığından tiksiniyor."


 Bir kalp, neyle yönetilir? Sevmekle mi? Bu hiç de kesin değil. Aşk acısının ne olduğu bilinebilir, aşkın ne olduğu bilinemez. Aşk bu durumda, yoksunluk, özlem, boş kalmış ellerdir. Coşku duyamıyorum; bana iç sıkıntısı kalıyor. Cennet olduğu sanılan bir cehennem. Oysa, bu bir cehennem. Beni boşluğa terkeden yaşam ve aşk diyorum. Hareket, zorlama, ayrılık, içimde paramparça olmuş bu ışıksız kalp, göz yaşlarının ve aşkın tuzlu tadı.

Albert CAMUS
Yazmak yalnızlık belirtisidir. Hiçbir tedaviye yanıt vermez. 
Lacan’ın çaresiz kalabileceği tek konu yalnızlığın dile olan hasretidir. Arabeskin laneti psikanalizde çünkülerle başlayan sorularda gizli.  
Ontoloji  algılanmaz sıfırdan beri ordadır. 
Nedenin soru işaretine ihtiyacı yoktur. 
Boyut değiştirmek için intiharı kullanacaksan fiziğe hakim olman gerekir.  Zaman saatler olmadan da geçer  yalnızlık baki kalır.  

8 Temmuz 2011 Cuma

7 Temmuz 2011 Perşembe

nostalji teknolojiye ağıttır

Ben hüzün bulutlarını üfleyerek uzaklaştırmaya çalışan bir çocuğum
nefesim yetmez
Yabancılar hep yalancılar
Bir aşkın cinayet mahalindeyiz
Tebeşirler yetmez.

6 Temmuz 2011 Çarşamba


çalarsa annemdir mesajsa avea'dır.
 

- panda mottosu -

4 Temmuz 2011 Pazartesi

bu kafa ne kafası: şiir



esrik yitişlerde
eprimiş bir sarkaçtı kösnürlüğüm
ne renkti aidiyet aşmazının sarmalları
rigor mortis kadar apaydınlık
ve büsbütün ayrıksı bir antoloji

Seattle için iftar vakti

Eski Koltuklar



Ersin Karabulut'un "Eski koltuklar" adlı öyküsünden uyarlanmış anlamlı bir yapım.
karikatüre de buradan  ulaşılabilir.
iyi seyirler.



  • durum güncellemesi: suistimal edilen bir hayat, suikaste kurban giden saatler, karantinaya alınmış saplantılı düşünceler.

3 Temmuz 2011 Pazar

    gündüzü muallak bir günün gecesinde
    aşkın iki insana ihtiyacı vardı
    şekilsiz bir yoksunluk içinde
    hayatından ödünç aldım seni
    sen öldürürken bütün umutları 
    ben sahiplendim o tetiği çeken elleri


boğaz köprüsünden atlayan gencin arkasından sen ölmeyi boğulmak mı sanıyorsun lan diye bağıran bendim.

1 Temmuz 2011 Cuma



aşkın kapısında şu yazar; yalnızlığınızdan ve kaybolan zamanınızdan müessesemiz sorumlu değildir.


30 Haziran 2011 Perşembe

21 Haziran 2011 Salı

kısa aşka kısa notlar

hep erken kaybettiğimden
mütevazı bir zaferdi yaşamak

sen geceleri uykuya aracı sanırsın
fakat geceler çok daha fazlasıdır

zamanın ölçülebildiği anlarda
tadı yok kelimelerin

pişmanlık yaklaşırken usulca içki masalarına

sükut bir beden dili

ruhlar hırpalanmış
zihinler bataklık


anlatılmayacak hikaye kalana dek
bozulacak yeminler

dionysos ve zeigarnik kahkahalar atarken
paradoksuna yorgun düşülen aşklar
fondiplenecek piç gecelerde

20 Haziran 2011 Pazartesi


"biz futbolun sahte dünyasının içindeyiz. bu tamamen düzmece bir dünya. bize basit bir oyun oynamamız için milyonlarca dolar ödeniyor. ama biz sadece sistemin devam etmesi için kendini satan köleleriz. ben sadece futbolcu almeyda değilim. bir insanım, bir babayım ve bir çiftçiyim. işte bu benim. ve futbolun içinde kaldığım her gün gerçek almeyda’dan uzaklaşıp, kişiliğimi yitiriyorum"


19 Haziran 2011 Pazar

Nerede Kalmıştık


  
                                     I

ruhumun tekabülüne zikreden gecelerde

yaşamaya alışıyorum
sevmeye kalkışıyorum
her aşkın arka bahçesinde gölgede kalıyorum
duruyorum yalnızlığa cepheden
gözlerinin içine bakamadan
son sözümü bitiremeden
yine kendimi ihtiyatsız kaçışlarda buluyorum

                                       II

Sırra kadem basmış cümlelerde gizli özneyim
Talan edilmiş vakitlerde gezerken kayıp kelimelerim
Bir damla gözyaşına eşlik eder kadehteki dudak izlerin
Hiçlikten öte gidemeyen yalnızlıktır mabedlerim
Tenha bir özlemdir apansız susmaların
Günah kadar suçlu gecelerde
Kuşatır ruhumu ipek saçların,
hayallerimin ikamesi masum gözlerin
Lal olur kelimeler
Öksüz kalır cümleler

                                       III
 

Kızıl bir tan vaktinde düştün düşlerimde
Çığlık ile çığın hezeyanında arada kaldım
Neşter gibi keserken varlığın varlığımı
Acıtmıyor söylediğin hiçbir söz
Durağan bir yorumsuzluk dilimde darmadağın
Güzelliğinin narkozundayken
Bana ne yaptın?
Ansızın bir nağme süzülür derinlerde
Fonda yağmur sesi
Avuçlarımda avuntular
Gülümserken tanrıya
Yanıma gel
Ah nasıl da hoyrat geçiyor zaman
Yalnızlığa sen alıştırdın beni
Önce küçük dozlarla
Sonra gece gelen krizlerle

Demlendi hayat kopan takvim sayfalarında
Dualar sessizliğe hapsoldu yasaklanmış ruhlarda
Seni bana bağlayacak bir “bağlaç” bulamadım
Her şey bitti senin”ile”
Ben gerçekten düşe gittim, sen düşten sonsuza
Kim unutturabilir seni bana benden başka
Artık ölüm masum bir seçimken kim inandırabilir beni kadere

                                       IV

bir rüzgar çıkıp gelir geçmişten ayaza sarar geceyi
hüzünbaz bir hikaye fısıldar
zamanından önce bir kahraman ölür
gözlerin dolar
dirilir çığlıklar
sus, sessiz ol
tanrı bizi terk ederken
yitirdim aklımı bir meleğin yüzünde
yüreğim ellerinde
unutursun
sen en çok inandığım yemin
sen karanlığa açamadığım gözlerimsin



18 Haziran 2011 Cumartesi

istesekte gözlerimizi birbirimizden alamıyorsak sonsuzun ne kadar büyük olduğunun ne önemi olabilir ki

16 Haziran 2011 Perşembe

Seni Aşk Adına Tutukluyorum

Yaşamaktan ziyade sevmek için atan çekingen kalp atışlarıydı aşk.
İradesiz zaman kayıpları yaşıyorum gerçekleşmeyecek düşlerde
Yağmur sesinden hasret besteleri yapıyorum gecelerde
Her ilkbahardan sonbahara fire veriyorum
kalbimin toprak damlarında
Ötenazi hakkını kullanmak isteyenlere
Vasiyet için bir kâğıt bir kalem var ilkyardım çantalarında
Asansörde birbirinin yüzüne bakamayan insanlar kadar yabancı değildik aslında
Fakat yine de kaçamak bakışlar haricinde bakamıyorduk birbirimize
Konuşmalar sonuçtan uzak
Uzun tartışmaların himayesi altında
                                              ----------------------
Değeri yaşarken anlaşılmayan
bir şairin yüreğindeki kâğıt kesiğinden daha çok acı veriyor hayaller
ve elindeki siyah mürekkep lekesinden daha karanlık düşünceler
Bir parça strafor yeterdi oysa çocukken mutlu olmaya
Kaçamadık yıllardan
yakaladı yakamızdan
Büyüdükçe farklılaştık
Farklılaştıkça yalnızlaştık
Yıllar geçtikçe kaybettiğim savaşların tekdüzeliğinden
hatıralara biat ediyorum şimdilerde
Kâbuslarla dans ettiğim bir şafak baskınında
Seni aşk adına tutukluyorum
Yalnız kalmama hakkına sahipsin

15 Haziran 2011 Çarşamba

Nefes


toz kanatlı kelebekler gibi dokunmamak lazımdı geçmişe
hayıflanıyor insan boş bir duvara bakarken
zayıflıyor maneviyatının boş kilerinde
bir nefes ötedeyken ayrılık
soluksuz kalmayı yeğlerdim
ayrılıktan başka her şey yakışırdı o güne
biz zor olanı başardık
ayrıldık bu sonbahar kokan ilkbahar gününde
ve ben şimdi
şiddetli yalnızlıktan dolayı birleşme kararı veren
bir hakim arıyorum kalbimin gri mahkeme koridorlarında.

10 Haziran 2011 Cuma

‎" Başka bir yurdum yok, bedeninde yaşıyorum "

- Yannis Ritsos -

9 Haziran 2011 Perşembe

tanrının insanlığa en büyük hizmeti düşük doz morfindir mutluluk.

6 Haziran 2011 Pazartesi

…Ve gece kucaklar adamı
şiire kalan bir kırık kalptir yine


4 Haziran 2011 Cumartesi


Bilinçaltı çökmüş bir retoriğin enkazında kopamadıklarımızın avuntularına ninnilerle yanlış nakarattan başlayan bizler, bilmeyenin ayıplandığı estetize edilmiş yargıların hezeyanında var olmak ile var olan arasında kalmışız.




3 Haziran 2011 Cuma

ölmek ya da yaşarken ölmek işte bütün mesele bu


ayda saklıdır yasta kalan
göstermez yarasını
mermer gibi ışıldar.
hüzünlü bir coğrafyada
gece son sözünü söylemeden
ağlamak bile işe yaramaz.
uykuda öldürülür hasretler
sabahlar kan revan…
bir yetimin gözlerine istesen de bakamazsın
intihara sürükler durduk yere
sessizlik yalnızlığın senfonisi olur
ve yalnızlık 21. Yüzyılın doğal seleksiyonudur
vicdan aramakla bulunmaz
mizahın karasıdır elde kalan
Afrika’dan kara değildir hiçbir yoksulluk
başucu eseri “nefret” olan insanlık için
talan kalan meselesidir hayat
ne kadar çaresiz kalsan da
Orta Doğu'dan daha aciz değildir hiçbir yoksunluk

2 Haziran 2011 Perşembe

Elsiane - Paranoia




bazı sesler vardır çok tanıdık gelir. aklını çeler bir siren'in çığlığı, anlamsızlaşır mantık yalpalarsın. en nefret ettiğin kelimenin içinde bulursun kendini "saçmalama".



‎"kader varsa, vicdan neden var?"

1 Haziran 2011 Çarşamba

SepticFlesh - Persepolis



sanat nedir?

Umurumda Kalan


Sadede gelecek günler
Saadete erecek günlerden fazla
Sığınak misali her bulutlu gece
Yüreğe düşen bomba misali yağmur sesleri
Yosun tutuyor hatıralar
Naftalinleniyor duygular bir daha açılmayacak sandıklarda
Çok ağlıyor yılın bu zamanlarında yüreğin kurak kısımları
Seyyar efkarlar taşıyorum gittiğim her yere
Kefaletle salıverilmelere alışık değilim ama
Kimliğimden çok yüreğimi esir bıraktığım çok olmuştur
Seveceğini bilsem kendimi de sana bırakırdım
Mahalli sancıların küresel savaşlarındayım
Çelişkilerde endişeye sebep çok
Çekişmelerde nefrete mahal  yok
Benim için yazılan bir intihar mektubu kadar
Edebi ve ebedi son sözlerin
Umurumda kalan binlerce söze bedel gözlerin
Şizofrenik monologlara gebe uykusuz kalan her gece
İnkar edilesi ayrılıkların yalan makinesindeyim
Elim, kolum, yüreğim bağlı…
Söylediğim her şey gerçeğe teyitli yalana meyilli
İnanma!
Kaygılarım alıştığım kaybetme korkusundan
Kızma!

30 Mayıs 2011 Pazartesi


İnsanın başkalarına söyledikleri kendi duymak istedikleridir. Yazdıkları, okumak istedikleridir. Sevmesi, sevilmeyi istediği biçimdedir.


-Tezer Özlü -

28 Mayıs 2011 Cumartesi

Aşk-ı Zehir

sen aşk-ı zehir
cemali panzehir
ben sözcükleri viran
yüreği buhranım
sen dudakları neşter
zihni firarda
ben fikri mahkum
zikri bitabım

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Hakan Vreskala - Kurdî nizanim


xezala min, delala min, / ez kurdî nizanim / keca, kurdan, jiyana min / ez te hez dikim / gellek // türk kürt kardeş falan değil / ayan beyan sevgilidir / ayıran kalleş değil ancak / hayatın tam da kendisidir
sen silvan’ın çorak ovalarında /ben kordon’un arka sokaklarında / büyütülmüşüz bunca zaman / teslim oldum kaderime inan
dinlemem kimseyi / gönlümün eylemi / bir temenni benimki / yaşasın halkların aşkı
xezala min, delala min, / ez kurdî nizanim / keca kurda min jiyana min / ez te hez dikim // gellek
her öpüşmemiz daraltacak / ırkçıya faşiste dünyayı / her sevişmemiz yol açacak / yeni bir kozmik ışımaya
kudurup köpürseler bile / keçe kürdamsın böyle biline / sözleri şivan perwer yazdı / sezen aksu besteledi bu aşkı
dinlemem kimseyi / gönlümün eylemi / bir temenni benimki / yaşasın halkların aşkı
xezala min, delala min, / ez kurdî nizanim / keca, kurdan, jiyana min / ez te hez dikim // gellek

iyi dinle iyi oku faşo

Kıyamet Sessizliği

Yaralı bir kuşa dokunmaya cesaret edemeyen eller gibi
ürkek ve endişeli zaman
Yelkovanın kaderi akrebin pervanesi olmak
Seni seviyorum demek en ağır küfür sanki
Sözcüklerin taşıyamayacağı
hiçbir şairin yaltakçılık yapamayacağı
hüsranlarım var gözlerimde
İyi halden çıkıp gitmek varken bu diyardan
Asilik sarıyor dört bir yanımı
Uzun bir kıyamet sessizliği her gece
Yine hasret çiseliyor şehre sindire sindire
anla ki; ağlıyor bir sevgili yine
Gecesine küsmüş yıldızlar kadar dargınım
Sönüyorum yavaş yavaş
Külden hayaller yapıp
Savuruyorum katran karası gökyüzüne
Falez kıyılardan dalıyorum tekrar sersefil bir hüzne



24 Mayıs 2011 Salı


gözlerinden kuşlar uçar
kapama gözlerini
göç yolu yüreğim
beklerim her zamanki gibi



21 Mayıs 2011 Cumartesi

Chris Cornell - Billie Jean



her zamanki gibi insanüstü

daha önce binlerce kez yaşanmış bir aşkın günümüze uyarlanmış parodisi idik biz
ciddi konularımız bile komikti
adı konmamış ayrılığımız gibi...


20 Mayıs 2011 Cuma

blade ile konuştum haberler iyi. alucard, van helsing yolda. civalı gümüş kurşun, sarımsak, kedi, kazık, haç savaşa hazırız.




19 Mayıs 2011 Perşembe

Game of Thrones


"Games of Thrones" George R. R. Martin’in aynı isimli fantastik roman serisinin dizi uyarlaması.

 Uzun zamandır fantastik mecradaki boşluğu doldurabilecek bir yapıt bekledim hobbit ha çıktı çıkacak derken "Game of Thrones" ile tanıştım. ilk 5 bölüm son derece keyifliydi. umarım spartacus gibi izlenme pahasına kendini tekrar eden bir dizi kıvamına düşmez.


 Sean Bean her zamanki gibi oyunculuğunu konuşturuyor. Peter Dinklage keza o da öyle. gerek kurgusu gerek mekan ve sahneler arası geçişleriyle insanı ekrana kitleyeceğe benziyor kısaca izleyelim izlettirelim.



18 Mayıs 2011 Çarşamba

Accentus Samuel Barber Agnus Dei



güzelliğin hipnoz yeteneği vardır.

insan en az üç kişidir

...Kendisi, olmak istediği kişi ve aradaki farkta yaşayan üçüncü. En sahicisi de bu üçüncüdür. Olmak istediğin kişiden kendini çıkardığında, aradaki farkta yaşayan kişidir en çok sana benzeyen. Ne kendin kadar huzursuz ne de olmak istediğin kişi kadar hayalidir o. Yine bu yüzden iki insanın birbirine âşık olması en az altı kişi arasında geçen bir hadisedir. Hangi kişiliğinin hangi kişiliğe, hangi parçanın hangi parçaya özlem duyduğunu çözemediğinde, içmeyi unuttuğun sigara parmaklarını yakana kadar karşı duvara bakarsın.'


- Emrah Serbes -

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Malkovich Butterflies

Malkovich Butterflies from Sandro Miller on Vimeo.

WhoCares - Out Of My Mind



barcelona gibi kadro 
yokuştan çıkılır
her zamanki köşeden dönülür
bu sefer sokak farklıdır
adam şaşırır
burada çıkmaz sokak yoktu der kadına
karşıda sokak lambası altında eli bıçaklı ayrılık belirir
adam düşünmeden kadına sarılmak ister
fakat kadın çoktan gitmiştir



15 Mayıs 2011 Pazar


"en iyi intikam mutluluktur. hiçbir şey insanları, birinin lanet olası iyi bir hayatı olduğunu görmek kadar deli etmez." 

- chuck palahniuk -


14 Mayıs 2011 Cumartesi

Menzil

mızrap şarkılardan çok bir yüreği kanatırken
her şey öylesine olması gerektiği gibidir ki
düzenini düzdüğümün dünyasında
ayrılık bile sırıtmaz
hüznün şarabı sel olup akarken
her kelime kanatır kabuk bağlamış yar(a)ları
üryan yalanların oyun alanı
nikotin gecesi sürerken
zifirin yolcuğu dolunaya
hayaletin bu gece bu şehirde
ilmik kaybedenlerin kravatı
menzil kefen kadar beyaz bir tavan
sentetik kahkahalar ve
bir aptalı sarhoş edecek kadar promil
ahlak polisi kapıda
daha önce aşık olmamış robotik bir ses
yüksek sesle ağlamayınız
komşular rahatsız oluyor!

- Umut Yalçın -

The White Stripes - Blue Orchid





acaip bir tılsımları var jack ve meg'in müziklerini beğenmeyenler bile dinlemekten veya izlemekten kaçamıyorlar.


10 Mayıs 2011 Salı



"Aşk aynı yazıldığı gibi, sesli başlıyor, sessiz bitiyor."

- Emre Kalcı -


5 Mayıs 2011 Perşembe

Zindan

raks eder gece
rakı bardağında
nükseder sessizlik
kırağı eylül şafağında
üşüşür sensizlik
tanrıyı düşünürsün
adil olmadığını,
yalnızlığı eşit dağıtmadığını
o sana yeni tasvirler çizerken
sen affedersin onu
susar zaman
kusar nefret
bir sır tutarsın
titrer hece
uzar gece
unutmak için
umutlarına toplu mezarlar kazarsın
oysa ki;
kararlı bir intihara eşdeğer
imtihandır her gece.

- U. Yalçın -

Ud ve Kanunun Aşkı





gece buram buram kürdili hicazkâr kokarken
bir peşrevde bitiyor ud ve kanunun aşkı..
suskunluk faslı başlıyor.
mızrapta taksim ölüsü bir şaşkı.

hep başka yerden devamı
hüzzâmın kucağında yiten
ud ve kanunun aşkına
gecenin büyüsü neden

mucizevi bir hüzün mızrapta dirilirken
kadehin boş yüzüdür
dolmalara küfreden
ud ve kanunun aşkı bir hüzündür
gecenin zifri nâğmelerde öldüğünde
makâmınca isyanı
hüzün üryândır

''emre yılmaz''
 



Nedensiz...

Yürek için ihtar vakti

Ecza dolabına çarparak alnını kanatıyorsun, dalgınlıkla. Sonra elini aynı dolabın içine doğru uzatıyor ve belki yarabandı kalmıştır diye umut ediyorsun.

Alınyazını kanrevan edenden, medet umuyorsun yani bir bakıma…



Sanırım, Aşk da tam böyle bir şey işte!


- Özgür Gümüşsoy -


Pain of Salvation - Sisters

Evile - The Living Dead

Steady Fingers - Goodnight My Love

Memento Mori



Hasta olduğun için değil, hayatta olduğun için öleceksin - Seneca... Ah zavallı varlık, ah küçük insan ve senin kör hayatın. Ne biliyorsun şu dünyada? Nereden geldin, nereye gidiyorsun? Çok para kazandın mı bakalım bugün? Yarın sabah öleceğini biliyor musun?

İnsan iki kere kördür. Bir kere yaratılıştan kördür; yaşarken de o körlükle kendi manevi körlüğünü yaratır, bu da iki... Bu yazıda “doğuştan kör” olma konusuna hiç girmeyeceğim, çünkü bu hastalığın çaresi yok. İnsan eliyle yaratılan manevi körlüğe gelince; sen karar veremezsin hiçbir şeye, çünkü sen insanoğlu korkaksın. Bu korku senin bilinçaltına yerleştirildi, nesillerdir ve nesillerdir senin genlerinde bu korku geni kayıtlı. Sen doğuştan kör bir hayatı yaşamaya zaten mahkumsun. O halde bu yaradılıştan mahkumiyeti neden eğlenceli bir hale getirmeyi denemiyorsun ya da bu kadar zorsa hayat ve bu kadar korkuyorsan, neden onurunla ve özgür iradenle sonlandırmıyorsun? Neden her sabah nefretle kalkıp kazanacağın paranın hesabını yapıp, çıkaracağın savaşların gelirini hesaplıyorsun? Neden bu sabah gözlerini açıp artık kör değilim demiyorsun? Özgür olmak korku veriyor değil mi?

Pis bir koku var havada, görünmeyen yapışkan bir tutkalın kokusu gibi, birbirinden nefret eden, birbirlerini rakip bellemiş bir sürünün fertlerinin kekremsi, peltek, devingen hayat akışkanından geliyor bu koku. Şartlı reflekslere dönüşen acı dolu hayatlar. Kendini akıllı sanıyorsun değil mi, her şeyi bildiğini, işini iyi yaptığını zannediyorsun değil mi? Üstündekinin altında bir faresin, altındakinin üstünde bir kaplan. Kes artık başını sallamayı ve ellerini ovuşturmayı ve zannetme ki senden nefret ediyorum, ben seni kabul ettim…

Dünyadaki her kötülüğün sebebi ölüm korkusu olabilir mi? Şu kısacık hayatta mutlu olma arzusu, metayı satın almak için gerekli para için savaşlar çıkartmanın altındaki sebep; şu ölüm korkusu!

Peki, sen kimsin? Neden bu kadar zavallısın? Yalnız kalmak, sürüden ayrılmak seni neden bu kadar korkutuyor. Ölmek nedir? Buna kim karar verir? Bu tamamen bir tesadüf mü, yoksa ilahi bir plan mı? Peki, kendi bilinçüstünün kararı olabilir mi acaba ölüm? Bilinçüstü kimdir? Bilinçüstü ben, Yunus Emre’nin “Bir ben var benden içeri” aforizmasının tam karşına geçip oturabilir mi? Ya da Rimbaud’un dediği gibi “Ben bir başkası” mıdır?

Başkası kimdir? Tanrı mıdır? Yoksa çok daha mı karmaşık bir mesele bu? Ya da ölüm çok daha basiti; bir “fişten çekiliş” midir?

Fizik kanunları perspektifinden bakıldığında ölümün bir fişten çekiliş olması artık biraz sığ bir düşünce... Enerji, yok olmayan ancak form değiştiren bir süreç. Brahmanizm’in dediği gibi… Yaşam mikrokozmosdan makrokozmosa bir enerji sarmalı. Ne bir eksik, ne bir fazla… Ve sonunda bilim Bootstrap hipotezi ile tanrıya kavuşmadı mı? Sana soruyorum Nietzsche!

Kozmik bir enerji girmiş yerleşmiş beynimize, akıl demişiz ona. Beyindeki akıl, öldüremediğimiz o enerji yani ruhsal enerjinin ta kendisi olabilir mi? Hatta çok daha fazlası? Beden dediğimiz materyal, doğası gereği kozmik enerjimizin tamamını kullanmamıza izin vermez (bu zaten doğuştan körlüğün ta kendisidir). Beden bir gün gelir de kullanılamaz hale gelince akıl bedenden ayrılır. Ruh bedeni terk eder ya da kozmik enerji beyinden dışarı çıkar. Bundan sonra yeni bir hayat için yeni bir bedene mi geçer, yoksa göklerin katında ahiret gününü mü bekler? Bu zaten benim meselem değil. Bu doğuştan körlükle daha fazlasını nasıl düşüneyim?

Ölüm, doğuştan körlerin bilinmezi olduğu için bu kadar korkulası bir olgu. Ancak bu hastalıktan bugüne kadar kurtulan olmamışsa, neden çaresiz zavallılar gibi ölümün gelip bizi alacağı anı bekleriz? Bu kadar önemsenmeli mi ölüm? Seneca, bilge bir insanın ölümü bile küçümsemesi gerektiğini vurgular. Çünkü Seneca’ya göre ölümün yaşam kadar doğal bir süreç olduğunu ancak bir bilge kavrayabilir. Bilgelik, bir amaç ise kişi kötülüklerin başı olarak sayılan ölümü özümseyerek bu engeli aşmalıdır. Seneca “Tanrısal Öngörü” adlı eserinde şöyle diyor; “Yüce bir ruh tanrıya itaat etmeli ve evrenin yasası (lex universi) ne emrederse duraksamadan yerine getirmelidir. Bu durumda ya tanrıyla birlikte daha aydınlık ve daha dingin bir şekilde yaşamak üzere daha iyi bir yaşama yollanacak ya da hiçbir zarara uğramadan kendi doğasına karışacak ve bütüne geri dönecektir”. (Kabalcı yay. Seneca, “Tanrısal Öngörü-De Providentia” s.21) (Seneca da aklının ermediği bu denkleme kafa yormaktansa üç olasılığın da varlığı üzerinden mi kuruyor düşüncesini? İlk olarak “…tanrıyla birlikte daha aydınlık ve daha dingin bir şekilde yaşamak üzere…”, anlatımını tek tanrılı dinlerdeki tanrının yanına çıkmak olarak okumuyorum. Bu düşünce daha çok Stoacı akılla değerlendirilmelidir. Ve “…daha iyi bir yaşama yollanacak…” bir çok Doğu ve modern inanç sistemindeki gibi reenkarnasyon fikri ile yakınlaşsa da bu düşünce şekli Antik Yunan için sığ kalacaktır.

Son olarak da “…hiçbir zarara uğramadan kendi doğasına karışacak ve bütüne geri dönecektir…” Bu ihtimalle ise Seneca, Brahmanizm ve ondan türeyen, Budizm, Hinduizm ve diğer akraba öğretilerle benzeşiyor. Ve tabii günümüz bilimi ile yani Bootstrap teoremi ile… Seneca’nın bu ifadesi, o dönemde birbirine teğet geçmiş ama aslında iki temelden farklı düşünce sistemi olarak değerlendirilmeli. Çünkü batı toplumu dualisttir (günümüzde dahi). Halen kullanılagelen bilim genel anlamda Batı kaynaklıdır ve Antik Yunan düşüncesinden kaynaklanarak doğadaki her maddeyi temel bileşenlerine ayırır. Oysa Budizm’in ve onunla bugün bilimsel yolla paralellik içine giren yeni fizikin kullandığı Bootstrap, atomaltı maddenin hem kuantum, hem de rölativistik yönlerini son sınırına kadar uzatır ve matematiksel çatısını s-matriks kavramı üzerine kurar. Bu hipoteze göre doğa, maddenin temel yapı taşları gibi temel birimlere indirgenemez, nesneler, karşılıklı tutarlı ilişkiler sayesinde ayakta dururlar, dinamik bir karşılıklı olaylar ağıdır. Bir sanatçının elinden çıkmış bir sanat eseri gibi…)

Stoacılar, ölümü seçebilmeyi ve vaktine karar vermeyi erdem sayarlar… Seneca, bir Stoacıdır ve ölümün şeklini kişinin kendisi belirlemesi gerektiğine inanır. Seneca’ya göre fazla yaşamak ölümün geliş süresini uzatmaktan başka bir şey değildir; “Hasta olduğun için değil, hayatta olduğun için öleceksin”.

Stoacılıkta doğadaki tek varlık nesnelerdir ve tüm nesnelerin etkin ilkesi maddeden ayrılmaz kabul edilen “neden ve kuvvet”tir. Kuvvet nesneyle doğru orantılıdır. Kuvvet maddeye işler ve uzayı doldurur. Bu dünyadaki ve evrendeki uyumu yaratır; dolayısıyla tanrıdır.

Stoacılık’ın evren yasası, 3 büyük ilkeden meydana gelir. Fatum; (kutsal söz, yazgı, kader, kısmet, tanrısal irade ve ölüm); Providentia (önceden görme, sağduyu); Fortuna (şans, talih). Stoacılıkta insan her şeyi tanrıdan beklemez. Çünkü Fatum, insanların olduğu gibi tanrının da üzerindedir. Tanrı da bu yasaya dahildir ve tanrının yaptıkları bellidir ama insan iradesiyle Fortuna’nın üstesinden gelip onun önüne geçebilir ve kendi Fatum’unu yaratabilir. Öte yandan evren, Providentia yani kutsal öngörü ile yönetilir. Evren, insanlar ve tanrılar için yaratılmıştır. Stoacı bir diğer düşünür Cicero’ya göre evren tanrıların ve insanların beraber yaşadığı bir yuvadır. Ve yine Cicero’ya göre (ve gerek Seneca’ya göre) Tanrı, insanlığın kurtuluşu için bazen bireyleri feda edebilir. Birey ise bu bilince ulaşmış olmalı ve gerektiğinde kendi ölümüne kendi özgür iradesiyle karar verebilmelidir.

Japon tradisyonundan gelen bir gelenek ise Seppuku, ya da bilinen diğer adı ile Hara-kiri, aynı İskandinav halklarında savaşta ölmeyip yaşlananların kendini yüksek bir yerden atmaları gibi tamamen onur ve öz iradeye bağlıdır. Jainizm ve Budizm insanoğlunun acılarından kurtulmak için yaşama sevincini öldürmesi gerektiğinden söz eder. Platon intihar edenlerin şerefsizce gömülmesini öğütler ancak bu onurla ilgili katlanılması büyük bir utançla veya hastalıkla ilgiliyse buna anlayış gösterilmelidir. Aristo savaştaki intiharı onurlu bulur ancak ona göre hayata ve dünya nimetlerine yüz çevirmek affedilmezdir. Öte yandan kendisi de yaşlandığında intihar eden Zenon, intihar etme hakkının bireyin kendisinde saklı olduğunu ilk savunanlardandır. Hegesias, “Yaşamanın yolunu seçtiğimiz gibi ölmenin de yolunu kendimiz seçmeliyiz” der. Montaigne de intiharın kişinin iradesinde olması gerektiğine inanmakla birlikte, o sadece hayattan umduğunu bulamayanlara intiharı salık verir. Schopenhauer’e göre intihar, ölümün ötesine duyulan meraktır ama metafizik bir meraktan kaç kişi kendini öldürebilir? Nietzsche ise intihara karşı çıkmaz, hatta bunu bir hak ve armağan olarak da değerlendirir. Bazen ölmek korkaklık olduğu gibi kimi zaman ise yaşamak korkaklıktır…

Ah zavallı kör insan, mekanikleşmiş hayatının bir yeni gününe daha başlıyorsun, dur da bir düşün ve hayata müdahale etmekten vazgeç, her şeyi olduğu gibi kabul et. Kabul ettiğinde ve kabullendiğinde aydınlanacaksın… Kazandığınla yetin, bulduğunla avun, şükretmeyi öğren, fazlasını dağıt, fakirliğin bilgeliğini sür, arsızı izle ve onunla eğlen, kes ağlamayı ve kes sırıtmayı, memento mori, sen de öleceksin arsız adam. Ölüm kapına geldiğinde dik durabilecek misin?

Pantera - Revolution Is My Name



Carcass - Heartwork

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Teknolojinin Dayatılması - Kirkpatrick Sale



(Bu metin Kirkpatrick Sale'in “Geleceğe İsyan: Makine Kırıcılar ve Sanayi Devrimine Karşı Savaşları”  adlı kitabından alıntıdır.)


Buhar makinası, özellikle 1776’dan sonraki ilk denendiği yıllarda Watt ve Boulton tarafından mükemmelleştirildiği şekliyle Sanayi Devrimi'nin demirden kalbini oluşturur. Kimi daha doğrudan kullanışlı olan binlerce dahiyane makine ve buluşun varlığına rağmen — İngiltere'de 1770'li yıllarda  294, 1780'li yıllarda 477 ve 1790'li yıllarda 647 patent piyasaya sürüldü, yani bir önceki yüzyıla oranla patent sayısı yaklaşık 2 kat arttı – buhar makinesi, doğadan, coğrafyadan, mevsimlerden ve hava koşullarından, güneş, rüzgar, su, insan ya da hayvan gücünden bir bakıma bağımsız olan, insanlık tarihindeki ilk üretim teknolojisidir. İnsanlara, yalnızca mevcut kömür (ve metal) tedariki ile sınırlı, devamlılık arz eden, tükenmeyen ve insanların kendi kontrollerinde olan bir güç kaynağı ve ayrıca en az çaba veya zaman sarf ederek neredeyse sınırsız çeşitte mal üretme imkânı sağladı. Bu durum, toprağa, emeğe ve yerel değiş tokuşa dayalı organik ekonomiden; benzine, fabrikaya ve dış ticarete dayalı mekanik ekonomiye doğru sıra dışı bir geçişe ve makinelerin insan toplumunda hiçbir zaman olmadıkları kadar güç sahibi olmalarına izin verdi.

Tüm teknolojilerin dâhili ve kaçınılmaz sonuçları yanında insanların kontrol ve isteklerinden ayrı zorunlulukları vardır. Modern güdümbilimin (sibernetik) kurucusu olan matematikçi Norbert Wiener, aynı anda bir çok farklı makineye enerji sağlayabildiği için giderek çok daha yaygınlaşmasına, yüksek yatırım ve işletme maliyetlerini geri ödemek zorunda olduğundan üretimin sürekli artmasına, verim ve ekonomi faktörlerinin zanaatkârlık ve estetik ifadenin yerini almasından dolayı merkezileşme ve uzmanlaşmaya yol açtığını belirttiği  buhar makinesinin ve makinelerin “asıl mahiyetinin” gerektirdiği “teknik belirleyicileri” yazmıştı. Belki buhar makinesi kullanımının yüz yüze insan ilişiklerinin, sosyal iletişimin, insan otonomisinin, kişisel tercih ve becerilerin ister istemez azalmasına yol açacağını da ekleyebilirdi. Hiçbiri, makinelerin çalışmaya devam etmesi kadar önemli sayılamazdı.

Demek ki, damarlarında buhar dolaşan bu demir canavara ve Sanayi Devriminin diğer makinelerine bağlı bir çeşit teknolojik mantık vardır. Bu, Clark Kerr ve ekibinin 1960’larda “sanayileşmenin mantığı” olarak adlandırdığı ve tüm sanayi toplumlarının oldukça benzer görünmelerinin nedeni olan şeydir.

Sanayileşmenin nereye vardığının gözlemlenmesi birkaç on yıldan fazla sürmedi: Devlet müdahalesi ve kontrol ile yönetilen geniş ölçekli üretim birimleri, makinelerin artan karmaşıklığı ve gelişimi, eğitim ve sosyal statü sonucu iş bölümü, pazarların, kaynakların ve atıkların genişlemesi -  Kerr araştırmacılarının yüz elli yıl sonra sanayileşmeyi takip ettikleri her yerde buldukları tüm fenomenler. Kerr daha az vurgu yapsa da, sanayileşme aynı zamanda sosyal ve politik sonuçlara da sebep oldu ve olmaktadır: çiftlik nüfuslarının sıkıştırılması ve şehirlerin kontrol edilemez bir şekilde büyümesi, kendine güvenen toplulukların içinin boşaltılması, merkezi hükümetlerin genişlemesi, bilimin hakim ideoloji olarak ön plana çıkarılması, zengin ve fakir arasındaki uçurumun artması ve kar, büyüme, mülkiyet ve tüketime dair hakim değerler. 19. yüzyıl başlarında İngiltere'de; 19. yüzyıl sonlarında Amerika Birleşik Devletleri'nde ve 20. yüzyılda Japonya’da böyleydi. Sanayileşme sürecinde olan her yerde de kesinlikle bu şekilde olduğu görülmektedir.

Watt'ın temel makinesine - Yunanlılar tarafından iki bin yıl öncesinden beri bilinen makinenin demirden yapılmış formuna* - çok fazla anlam yüklenmiş olabilir, ancak o dönemde makine gürültüsünde yaşayan kişilerin böyle bir kuşkusu yoktu. Peter Gaskell 1833’de İngiltere'deki Üretici Nüfus adlı çalışmasında “Büyük bir ulusun ahlaki ve sosyal koşullarında şimdiye kadar yapılan en çarpıcı devrimlerden birinin, buharın makineye uygulanmasının sonucu” olduğunu söyledi. O zamana kadar buhar makinesi Gaskell’in hesaplarına göre 2.5 milyon kişinin görevini yapmaktaydı ve 1831’deki tahmini nüfus sayısına göre üretimde yaklaşık toplam 3 milyon kişi yer almaktaydı. Bu durum, buhar makinesinin icadından yalnızca 40 yıl sonra tüm iş gücüne eşit oranda üretim yaptığını göstermektedir. Aslında Gaskell, makineleri üretenler hariç İngiliz işçisinin sonuna gelindiği, “insan emeğinin yerine geçme eğiliminde olan mekanik buluşlardaki engin ve aralıksız gelişmelerin çok yakında insan emeğine olan talebi ortadan kaldıracağını” konusunda uyarıda bulundu.

Buhar ilk olarak tekstil sanayisine etki etti. Bu fabrikalar, ipliklerin yıkanması ve hazırlanması için gereken suyu sağlayan Pennine tepelerinden akan derelerin ve kumaş üretmek için uygun olan nemli havayı sağlayan İrlanda Denizi’ndeki hava sistemlerinin bulunduğu yerlerde kuruldu. Kurulan ilk fabrikalar enerji için Pennine derelerini kullanmaktaydı ancak bu kaynağın belirsiz oluşu — çoğu değirmen derelerin akışlarının yavaşladığı yaz ayları boyunca kullanılmamaktaydı — buhar makinesi ve sağladığı kesintisiz enerji, özellikle buhar için gerekli kömür yatakları barındıran Albion bölgesi için çok cazipti. 1800 yılında, yani buhar makinelerinin fabrikalarda kullanımın başlamasından 10 yıl kadar sonra, İngiltere’de yaklaşık 2,191 buhar makinesinin kullanımda olduğu ve bunların tekstil ticaretinde kullanılan 460 kadarının tüm pamuk üretiminin çeyreğinden sorumlu olduğu düşünülmekteydi. Carlyle, bu makinelerden “ateşten boğazı ve asla dinlenmeyen balyozu olan kasvetli demirci ocakları” olarak bahsetti. 1813 yılında buhar ile çalışan 2.400 tekstil dokuma makinesinin olduğu ancak 1820 yılında bu sayının 14.150’ye çıktığı ve pamuk üretiminde mevcut fabrikaların hâkimiyetinin yün, ipek ve diğer alanlara da yayılmasıyla yalnızca 10 yıl sonra 100.000’i aşan rakamlara ulaşmış olduğu tahmin edilmektedir. Uzmanlara göre Sanayi Devrimi’nin başında iki yüz ya da üç yüz kişinin yaptığı bir işi tek bir işçi yapabilmekteydi. Bu, “modern zamanların böbürlenebileceği, insan bilimi tarafından doğa güçlerine karşı sağlanmış hâkimiyetinin en çarpıcı örneği”dir.

Büyük sanayi kurumlarının bir süredir bilinmesine rağmen - 16. Yüzyılda Venedik’teki ünlü askeri depo, iş bölümü ve seri üretim gibi pek çok açıdan bir fabrikaydı, ancak ilk fabrika sistemini üreten buhar makinesiyle başlayan Sanayi Devrimiydi - yalnızca makine değil insan dahil tüm üretim sürecindeki geniş çaplı ve yoğun faaliyet, az çok izole edilmiş ve değişebilen parçalardan oluşmaktaydı. 1823 yılında Alman bir ziyaretçinin belirttiği gibi bu şekli alması çok kısa sürdü:

“Buradaki makineler ve onları barındıran fabrika dedikleri binalar bana göre modern mucizelerdir. Bu binalar yedi veya sekiz katlı, bazılarının cephelerinde 40 pencere var ve her bir pencere genellikle dört pencere genişliğinde. Her kat 3.5 metre yüksekliğinde ve tüm uzunluğu boyunca uzanan 2.7 metre genişliğinde kemerlere sahip. Sütunlar demirden yapılmış ve destekleyici kiriş görevi görmekte... Yüz tanesi sabit bir şekilde aynen otuz dört yıl önce dikildikleri gibi duruyor. Bu binalar tüm civara hâkim, yüksek bir konumda. Ayrıca fabrikanın kendisinden bile yüksek iğne gibi bacalarının nasıl ayakta durduklarını hayal etmek zor. Fabrikanın tamamı, özellikle binlerce pencereden gaz lambalarının ışığı ile aydınlandığı gece vakti görülmeye değer.

İnsanın makinelere katkısı ağır ve sıkıcı işlerden meydana getirilmişti. 1831 yılında Leeds’li bir doktor şöyle dedi:

Makine çalışırken, insanlar da çalışmak zorunda. Erkekler, kadınlar ve çocuklar demir ve buhar ile iş arkadaşıydı; - olabildiğince kırılgan, binlerce acının kaynağı, doğanın kısa süreli bir varoluşla lanetlediği, her an değişen ve çürümek için aceleci davranan - hayvani makine, acı ve yorgunluğa duyarsız demir makineyle eştir.

Fabrika sistemi, en büyük savunucularından Andrew Ure’nin 1835 yılındaki sözleriyle, bu iki makinenin “ortak bir nesnenin üretimi için kesintisiz hareket eden, tamamı otomatik hareket eden bir güce bağlı çeşitli mekanik ve düşünsel organlardan oluşmuş çok büyük bir otomasyonda” çalışmasıdır.

Ure, mekanik ve düşünsel organlar arasında yapılmış bir ayrım olmadığını hissetmiş görünse de “bağlı” burada anahtar sözcüktür. Fabrika sahibinin görevi, işçilerin makinelerin ihtiyaçlarını karşılamak için disiplinli çalışmalarını sağlamaktı. Ure, bundan “insanların düzensiz çalışma alışkanlıklarından vazgeçmeleri ve karmaşık otomasyonun sabit düzenliliğiyle tanımlanmaları için insanların eğitilmesi” olarak bahsetti. Bunun için üç bölümden oluşan bir strateji vardı. Önce, uzun ve esnek olmayan çalışma saatleri; kilitli kapılar ardında, ilk 20-30 yıl boyunca günde 12-14 saat arasında çalışmak bir kural haline gelmiş; bazen saatler 16-18 e kadar yükselmiş ve hiçbir zaman 10'un altına inmedi. Daha sonra çalışanlara yönelik, 1824 senesinde bir pamuk fabrikasında ilan edilenler gibi gittikçe dozu artan cezalar belirlendi (aşağıdaki listede bu 19 cezadan bazıları belirtilmiştir) ve haftalık 24 şilinden daha fazla olmayacak şekilde işçi ücretlerinden kesildi.

Penceresi açık bırakılan her bir eğirme makinesı için : 1 Şilin
Çalışması esnasında kirli bırakılan her bir eğirme makinesi için : 1 Şilin
Uğuldayan her bir eğirme makinesi için : 1 şilin
Son zil çalındıktan sonraki her bir eğirme makinesi için : 2 şilin


 Son olarak, daha çok kadın ve çocuklara karşı ancak herkes için geçerli olan fiziksel güç kullanılıyordu. Cezalar, elinde kırbaç ile iş yerinde aşağı yukarı yürümekle görevli ustabaşılar tarafından infaz edilmekteydi. 1883 yılında yapılan bir parlamento araştırması, sabah  “işe geç kalan” ya da öğleden sonra iş yerinde uykuya kalan çocukların dövüldüğünü belirtmektedir. Bazıları öyle şiddetli dövüldü ki sonuçta hayatlarını kaybetti.


İşçileri disipline etmenin başka bir yayın yolu daha mevcuttu: serbest piyasa ideolojisi tarafından tasdik edilmiş hükümet politikasıyla, İngiltere'deki işçiler, işverenlerinin taleplerine direnemeyecek kadar güçsüz kılındı. 1799 ve 1800 yıllarında çıkan sendika karşıtı yasalarla daha yüksek maaş, kısa çalışma saatleri ya da daha iyi çalışma koşulları elde etmek üzere örgütlenmek ve hatta toplantılara katılmak, para toplamak yasa dışı hale getirildi. Belirli kentlerdeki belirli iş yerlerinde bu kısıtlamaların bir kısmından kaçınılabildiyse de, çoğu işveren, işçiler arasında direniş fark ettiği anda bu yasaları tamamen uygulamaktaydı (ya da uygulamakla tehdit etmekteydi). Hükümet politikaları da, özellikle sanayileşmenin ilk yıllarında mevcut işçi sayısının artmasında etkili oldu (Özellikle İrlandalı işçilerin göç etmelerini sağlayarak ve kırsal bölgelerdeki tarım işçilerini zorlayarak). Her zaman olduğu gibi işçilerin pazarlık etme gücünü elinden almaktaydı. Bu durum, ücretleri daha düşük ve sömürülmeleri daha kolay olan kadınlar ve 4-5 yaşlarındaki çocukların tekstil iş gücüne katılmalarında hiçbir kısıtlama olmamasıyla 1833 yılında kadın ve çocuklar iş gücünün yaklaşık beşte dördünü oluşturuyordu. Tüm bunlar, özellikle, daha kalabalık  ve mal sahiplerinin daha güçlü olduğu yoğun imalat yapılan kentlerde, işçileri yeni sanayi düzeninin çıkarlarına “bağlı” hale getirme amacına hizmet etti.

Böylelikle, hayatı ve yeryüzünü yalnızca birkaç on yıl içerisinde buhar makinesinden önce hiç görülmemiş hatta hayal edilmemiş ölçüde değiştiren bir güce sahip teknolojinin uygulanmasını takiben, “sanayileşmenin mantığı” başarılı oldu. Andrew Ure’nin övündüğü gibi, buhar makinesi, “belirlenmiş görevlerini tamamlayana kadar gecikme ve oyalanmaya asla maruz kalmayan ve sabit bir oranda ilerlemesini teşvik eden İngiliz sanayisinin denetleyici komutanı ve baş etkeniydi”.

* İskenderiye kahramanı, milattan önce 1. yüzyılda ateş ısıtmalı kazan ve tüp kullanan bir buhar makinesi tasarladı ve muhtemelen de inşa etti.  Ancak o dönemdeki Akdeniz toplumları gereken tüm iş gücünü kölelerden sağlıyordu ve Kahraman’ın makinesi göz ardı edildi. 18. yüzyıl İngilteresinde kölelik yasadışı hale gelince ve ucuz iş gücünü kontrol ve idare güçleşince, böylesi bir makinenin icat edilebilmesi için çok büyük çaba sarf edildi.


 Çeviri: Gökçen Demirci